biz
25/3/2009 · Kategori: hayat
çoğu şeyi düşünebildiğimiz için yaptıgımız halde bazı şeyleri sırf düşünebildiğimiz için yapamıyoruz......
geyik

çoğu şeyi düşünebildiğimiz için yaptıgımız halde bazı şeyleri sırf düşünebildiğimiz için yapamıyoruz......
Kısıtlamalar insanın hayatında ne kadar yer kaplar ???
Yeryüzünde yaşayan insanların eşitliği son yy.da bir çok rejimin ana tartışma noktası durumunda bir olgudur. İnsanlar eşit midir? Bu noktada konunun hassasiyeti malumdur. Fakat konuya yaklaşımlar çeşitlendikçe görüşlerde farklılaşmaktadır. bilindiği gibi maddesel zenginlik arttıkça konuya bakış açısı da kimileri için değişmektedir.
İnsanları zengin ve fakir olarak kutuplaştırmak istemiyorum ancak kabullenmek gerekir ki böyle bir ayrım vardır ve gerçektir. Her çeşit maddi güç sahibi kimselerin hayattaki bakış açıları farklıdır ve sanırım o da öyle olmak zorundadır. Fakat önemli bir nokta olarak şuna dikkat çekmek isterim. herkes önce insandır. farklılık bu noktada başgöstermeye başlar. Gelir dağılımlarındaki dengesizlik kişilerin arasındaki maddi farkı her geçen zaman biraz daha artırmaktadır. Bir noktadan sonra bu farkın kapanmayacak kadar büyümesi maalesef hayattaki en acı gerçeklerden biridir. Çünkü bu fark temelde tek noktaya etki ediyormuş gibi görünsede aslında hayatın her alanında önümüze çıkmakta ve bizleri birbirimizi anlamayan aynı toplumda yaşayan insanlar haline getirmektedir. Bir yanda karşılanamayan istekler zinciri diğer yanda karşılandıkça farklılaşan istekler, aslında sonu dahi olmayan istekler silsilesini doğurmakta ve en nihayetinde bir tarafta her açıdan tatminsiz bireyler yaratmakta diğer tarafta tatmin olamayan bireyleri karşı karşıya getirmektedir.
Türkiye'de 2002 seçimleriyle başlayan değişimin bugünlerde en üst boyutlarda hissedilmesi kaçınılmaz bir hal almaya başlamıştır. gerek yazılı gerek görsel basında olsun, atılan tohumlar 2007 seçimleri ile filizlenmiş ve bugunlerde meyvelerini vermeye başlamıştır. yaşananlar tabiki tesadüfler zincirinden ibaret değildir. değişim geçirdiğini iddia eden bir parti demokrasinin tüm olanaklrını demokrsiye karşı kullanarak monarşik bir yönetim biçimine geçmeye çalışmasının ilk adımlarını 2007 seçimleri ile atmıştır.
Bu çok iddialı bir söylem olabilir. Herhangi bir resmi kanıta dayanmayabilir. Ancak laik demokratik bir ülkeyi savunanlar için bugün yaşanılanların yöneldiği yol bu bakış açısına sahip insanlar için ortalama olarak bu şekilde tasvir edilecektir. Laikliğin önemi dahada gün ışığına çıkmaktadır.
İslamiyet sevgi ve hoşgörü dini olarak adlandırımaktadır. İslami anayasaya sahip hangi ülkede sevgi ve hoşgörü kanunları geçerlidir? İnsanların dini duygularını sömürmekten başka hangi amaca hizmet edilmektedir bu ülkelerde? İnsanların hangi haklarına saygı ve hoşgörü vardır?
Ülkemiz üzerinde oynanmak istenen oyun açıkça ortadadır. İktidar partisi kendilerine edindikleri yandaşları yardımı ile laik ve demokratik düzeni değiştirmeye çalışmaktadırlar. Hala bunun farkına varamayanlara seslenmek istiyorum...
Eleştirel anlamda yaklaşmak istediğim konulardan biri olan din Türkiye'de maalesef bu bağlamda ele alınmayan konuların başında yer almaktadır.
içinde bulunduğumuz dönem de baz alınırsa siyasi açıdan da desteklenmeyen bir düşünce olduğu açıkça görülecektir. ele alınması gereken en önemli nokta din bilginlerinin dini ele alış ve yorumlayış biçimleridir.
geçtiğimiz hafta islami camia diye adlandırabileceğimiz kesim için yaşanan skandal uzun bir müddet hafızalardan silinmemelidir. en çok sorgulanması gereken zamanda bile dikkatle incelenmediğni üzülerek belirtmek istiyorum. toplumsal açıdan yaşanan ahlaki çöküntü artık din konusunda en üst düzey bilgilere sahip olan kişilerin bile içine düştükleri bir durum halini almaya başlamıştır.toplumsal ahlaki çöküntünün temel sebebini dini sekenslara bağlamak tabiki kolaycılık olarak tarihteki yerini alacaktır. peki genel anlamda dünyadaki ahlaki çöküntünün sebebi nedir? sapkınlık haberlerinin birbiri ardına ortaya çıkmasındaki pay neye veya kime aittir? nasıl birşeydir ki hiç bir millet, din yada kültür ayırd etmemektedir? konu hakkında tek bir hedef göstermenin zorlukları bilindiğinden toplumların önce kendi içlerinde niceliksel olarak somut sonuçlara ulaşmaları sonrada niteliksel bağlamda dünyanın içinde bulunduğu durumu sorgulamaları gerekmektedir.
27 nisan pazar günkü cumhuriyet gazetesindeki pazar yazılarından biriydi yanlış anımsamıyorsam. torununa cevap veren bir dedenin, çaresizliğine kendini inandırması. daha doğrusu kendisinin bile buna inanmak istememesi.
apolitikleştirilen ve eylemsizleştirilen Türk gençliğinin içinde bulunduğu durumun vahametini tüm açıklığıyla ortya seriyordu bu yazar ağabeyimiz.
dünyanın her yerinde böylemidir bilemiyorum. internet kullanımının arttığı ve teknolojinin kullanımının önemli ölçüde yaygın olduğu istanbuldaki belli bir kesimde tepkiler artık giderek artan oranda sanallaşmaya başladı. enformasyon yağmuru altında ezilmeye başlayan iternet kullancıları politik ve sosyal organizasyonlara olan tepkilerini dile getirmek için atrık açılan internet forum sayfalarında ve elektronik posta forwardlayarak göstermeye başladılar. ve Türkiye için ele alınırsa durum artık yavaş yavaş tehlikeli boyutlara ulaşmaya başladı.
konuya ilk ilgi duymaya başladığımdan beri dikkat ettiğim bir saptamam var ki o da Türkiye'de laik ve demoktarik cumhuriyeti savunan kesimin git gide eylemden uzaklaşan bir gidişata sahip olduğu. örgütlü toplum anlayışından uzak, tepkiselliğini neredeyse tamamen internet üzerinden göstermeye başlayan bir topluluk olma yolunda hızlı adımlarla ilerliyoruz.
lakin ülkemizde şöyle bir gerçeklik var ki bunu dile getirmeye kimsenin dili varmıyor sanırım ;
ümmetci toplum anlayışına sahip kesimler kendi içlerinde inanılmaz bir hiyerarşiyle kusursuz bir şekilde örgütlü hale geliyorlar. tarihte bunun bir çok örneğine şahit olduk. dikkatle üzerine egilinmesi gereken durum budur hekesi bu konu hakkında yenıden düşünmeye davet ediyorum...
ağustos geldiğinde insanlar hayatlarına çekidüzen vermelerinden bir önceki adım olan en son dağıtmalarını yaşarlar. yaşanılan her şey güneşin insanları en çok rehavete bogdugu ağustos ortasına rastlar ki en tehlikeli dönemlerden biridir. yazın bitmesi psikolojisine yavaş yavaş kapılmaya başlayan herkesde bir dağıtma eğilimi başgösterir. eylül ayı insanların zihinlerinde hep yeni başlangıçlar yeni arkadaşlıklar (özellikle çalışmaya başlamamış olanlar için) okul vs. gibi eylemlerin yaşandığı ay olarak imgelenmektedir. çalışan kesim içinse artık yeni senenin 4. yada 5. ayına kadar iş, ev ,ve karanlık bir şehirde hayatını devam ettirebilmek için bir üçgen içine hapsolmanın adıdır. devam edeceğim.....
hayatlarımızdaki önem ve önceliklerdeki farklılıklar ne kadar enteresan düşünsek ya...iki insanın hayata bakış açısından kaynaklanan isteklerden ve psikolojik durumunun yarattığı farklılıklardan söz ediyorum.
insanın %60 ı sudan meydana gelirmiş. biyoloji dersinde öğrendiğim inanılmaz gerçeklerden biriydi bu. öyle bir madde ki herhangi bir şekli olmayan ve icine konulduğu kabın şeklini alabilen bir yapıya sahip... aşk gibi...aşk'ında herhangi bir şekli yok. içindeki bedenin şeklini alan bir duygu seli. insan bu yüzden herhangi bir doğrunun peşinden kararlılıkla koşamaz. sürekli değişim geçirir demek ki. doğasındaki yapıtaşlarının şekilsizliği, değişebilirliği yüzünden...
içine konulan kaptan çıkarmamak gerek insanı. tıpkı su gibi. yoksa dağılır, savrulur, buharlaşır, yok olur... tıpkı aşk gibi....
insanların hayatlarını değiştiren önemli kavramların, düşünsel yapıtların ortaya çıkmasını sağlayan ve kimsenin kavramlaştıramadığı duygu ve düşüncelerin terimlere indirgenmesini sağlayan yaşanmışlıkların, dünyadan soyutlanarak içsel dünyada yaşanılan duygulara kendisini teslim etmesidir... mi?
« Önceki ::